---
title: Spinoza ve Aşkın Diyalektiği
description: "Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında \"aşkın yüce anından\" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour)."
url: https://kozsanat.com/blog/spinoza-ve-askin-diyalektigi
type: article
image: https://kozsanat.com/Upload/blog/74ff522f-9de0-40f6-9270-3292550618bf.jpg
date: 2025-11-08
modified: 2025-11-08
author: Özge Koz Sanat Atölyesi
category: Düşünce
tags:
  - spinoza
  - ulus baker
  - etika
  - aşk felsefesi
  - duygular kuramı
  - affectus
  - fluctuatio animi
  - admiratio
  - deleuze
  - lacan
  - walter benjamin
  - sevgi ve nefret
  - imaj
  - sinema ve felsefe
  - felsefe
lang: tr-TR
---

# Spinoza ve Aşkın Diyalektiği

![Spinoza'nın duygular kuramını ve aşkın diyalektiğini çağrıştıran, ışık ve gölgeyle iç içe geçmiş iki figürlü kavramsal görsel](https://kozsanat.com/Upload/blog/74ff522f-9de0-40f6-9270-3292550618bf.jpg)

> Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında "aşkın yüce anından" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour).

Ulus Baker



Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında "aşkın yüce anından" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour). Bu yüce an "aşkın iade edildiği" andır... Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada... Bir karşılıklılık beklentisi --ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim... Ve sevgi iade edildiğinde "dünyalar benim olur"...



Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir "karşılıklılık" momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki --ne kadar kaldıysa geriye-- idealler açısından halen tanışığız yeterince...



Spinoza bu karşılıklılık ilkesini yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi... Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek... E3: Önerme. 40, Sonuç 1'de ortaya ilk başta herkese pek tuhaf gelecek bir önerme atıyor: "Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir... Göstermek istediğimiz de zaten buydu..."



Spinoza'nın Etika'sına herhangi bir noktasından başlamak mümkün --çünkü her önerme defalarca öteki önermelere, varsayımlara ve tanımlara gönderip duruyor... Ama yukarıda andığımız ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var --ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak varsayalım ki Spinoza'nın eserinin içinde "melodramatik" bir vaziyetin de tahlili var --ve bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü, hem de malodramın doğasını açıklayabilir...



Biraz daha dikkatli okuduğumuzda, Spinoza'nın daha da ilginç bir önermesiyle karşılaşıyoruz aynı bölümde: "Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir..." (E3, Önerme 41) Bu gerçekten tuhaf bir önermedir ve sevgiyi tanımlamadığınızda bundan hiçbir şey anlayamazsınız. Bu önermeyi bir öncekiyle birlikte okumak gerekir önce: "Eğer biri, başka birinin kendisinden nefret ettiğini düşünüyorsa ve ona bunun için herhangi bir neden sunmamış olduğuna inanıyorsa, karşılığında ondan zorunlu olarak nefret edecektir..." (E3, Önerme 40). Bu noktada günlük yaşantımızdan bir şeyleri yeniden hissetmemiz --sevgi ve nefret duygularımızla yaşadıklarımızdan bir şeyleri belli belirsiz de olsa hatırlamamız gerekiyor: Birinin benden nefret ettiğini kavrıyorum; oysa ona bu nefrete neden olacak herhangi bir şey yaptığıma inanmıyorum --ona hiçbir kötülük etmedim, zarar vermedim, nefretinin nedeni olacak hiçbir şey yapmadım ona (böyle düşünüyorum)... Peki bu düşünceden ondan "zorunlu olarak" (ne demek bu?) nefret etmeme nasıl geçiyoruz? İlk soru bu...



Ya da, birinin beni sevdiğini düşünüyorum, ama bunun için ona herhangi bir neden sunmuş olduğuma inanmıyorum... Ve karşılığında onu "zorunlu olarak" seviyorum... Bu da ne demek?



Dünkü derste Ersan'ın hatırlattığı gibi felsefe bir "örgüdür"... ve Spinoza felsefesini sonsuz bir incelik düzeyinde örebilmiş bir filozoftu... Hemen hissediyoruz ki Spinoza'nın sisteminde "özgür irade" denen ve özellikle Protestan teologların ön plana çıkardıkları bir fikre hiçbir yer olmadığından, bu önermeleri yalnızca bir "zorunluluk" fikri çerçevesinde kabul edebiliriz. Başka bir deyişle Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır... Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam (zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim, vesaire...) onda bulacağım demektir bu...



Böylece yavaş yavaş Spinoza'nın daha önceden yaptığı ama şimdi artık dinamizm kazanan Sevgi ve Nefret tanımlarını kavramaya yaklaşıyoruz: Spinoza'ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler... Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç", nefret ise "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder" oluyor. Bu, yukarıdaki tuhaf önermelerin anlamını kavramamızı sağlamaktadır: eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...



Bu durum nefret duygusunda daha rahat anlaşılır --burada durum çok daha karmaşık ve belirsiz olsa da: benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir... Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz...



Ve unutmayalım ki Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika'nın 2. kitabı)... Bu --bizi çok ilgilendiriyor-- bir "imajlar" öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım. Başka bir deyişle bende beni etkileyen cisimlerin, okşadığım saçların ya da köpeğin, okuduğum bir şiirin ya da ısıtan güneş ışığının, tatlı bir meltemin, ya da bir fırtınanın, bir köpeğin beni ısırışının bende saklanan "imajı" yoluyla. Bunlar etkilenme fikirleridirler Spinoza'ya göre ve sebeplerin bilgisini vermezler... Isırılmışsam ve başka özelliklerini tanımıyorsam, köpeğin imajı bende havlayıp saldıran, ısıran bir varlığın imajı olarak kalır... Ta ki tatlı bir köpeği bir gün okşayayım... Böylece sigarayı ancak kanser olunca bırakırım, ancak yumurta kapıya dayandığında olumlu ya da olumsuz bir karar veririm vesaire...



Ve her şeyden önce kendi vücuduma dair oluşturmuş olduğum imajların bağlandığı bir çağrışımlar silsilesi söz konusudur: bir sinek ezildiğinde bir köpek ezildiğinden daha az acı duyarım; çünkü köpeğin imajı benim kendi vücuduma dair sahip olduğum imaja bir sineğinkinden daha yakındır --daha benzerdir (sıcak kanlı, memeli, analık eden, şefkatli, arsız, vesaire...) Bu yüzden bir köpeğin çektiği eziyetin (onun kederinin) imajı benim kendi vücudumun eziyet çektiği bir hayali imajla bir sineğinkine oranla daha fazla "uzlaşır"... Bir insanınki ise elbette daha da fazla...



Böylece insan zihniyle vücudunun ortak mimarisini kavrayabiliyoruz: dış cisimlerin bedenimiz üzerindeki etkisi (affectiones), yani bedensel karışımlar; bunların bizde korunması (imajlar ve hafıza); bunların bizim eyleme gücümüzü arttırıp azaltmaları (sevinçler ve kederler), ve bütün bunlara dair oluşturduğumuz fikirler (idea)... (hatırlatayım, böyle bir konuda film yapıyorsanız çekeceğiniz şeyler bizde zaten bulunan imajlar değil, "idealar", yani fikirler --yani fikirlerin imajları-- olabilir ancak)...



Böylece sevgi bir inançtır. İnanç dış bir nesnenin fikrini gerektirir ve içerir. Başka bir deyişle, en ilkel duygular olan sevinç ile kederi dış bir nesnenin etkisiyle yaşarım, ama bu nesneye dair bir fikrim olmadığında yine de yaşayabilirim. Ama insanlık durumu bunu illa ki bir dış nesneye atfetmeye yatkındır. Gücümün arttığını, sağlıklı ve güçlü olduğumu hissettiğimde çoğu zaman derim ki "bunun nedeni ben olamam, mutlaka ilahi bir kudret..." Bu, hatırlarsanız Nietzsche'nin de 19. yüzyılda dinin kökenine dair temel açıklamasıdır...



Peki aşkı cinsellik banyosuna soktuğumuzda, yani bedensel tutkular nezdinde ele aldığımızda ne olur? Spinoza bu konuda çok açıktır: der ki "sevgi aşırı olabilir". Bu ne demek? Basitçe şu: her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki vaziyetidir. Ama bu etki-tepki ve karışım bireyin vücudunun bütününü de etkileyebilir, yalnızca bir kısmını da... Mesela keder de bedenseldir... Ama bedenin tümünü etkilediğinde Spinoza buna "ölüm" der; zihnin bütününü etkilerse de "melankoli"... ki bu da ölüme yaklaşma tarzlarından biridir... Ama tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasını etkilerler... Gözü, kulağı, cinsel organları vesaire... Tad duyularımızı ihtiva eden parçaları etkilediklerinde bu tutkulara "lezzet" diyoruz; cinsel organlarımızı etkilediklerinde ise "fiziki aşk" ya da "erotizm"... Bunlar vücudun tümüne yayılmayan, kısmi etkilerdir... Organizmamızın belli bir yeriyle sınırlı kalırlar ve gücümüzün büyük bir kısmı oraya yatırılır... Bu durum pekala başka başka etkilenmelere yatırılacak güçlerimizin tek bir yerde odaklanmış olmaktan dolayı engellendiği anlamına gelebilir. Spinoza için bir tutkunun, bir duygunun --sevgi gibi…

## Sıkça Sorulan Sorular

### Spinoza kimdir?

Baruch Spinoza (1632-1677), Amsterdam'da Portekiz kökenli Yahudi bir ailede doğmuş Hollandalı filozoftur. Rasyonalist geleneğin en özgün isimlerinden biri sayılır; Tanrı ile doğayı özdeşleştiren töz anlayışı ve duygular üzerine geliştirdiği sistematik kuramla tanınır. Başyapıtı Etika, ölümünden sonra 1677'de yayımlanmıştır. Geçimini mercek ustalığıyla sağlamış, düşünce özgürlüğünün öncü savunucularından olmuştur.

### Etika nasıl bir eserdir?

Etika, Spinoza'nın geometrik yöntemle yazdığı başyapıtıdır: Tanımlar, aksiyomlar, önermeler ve kanıtlamalarla ilerler. Beş bölümden oluşan eser Tanrı, zihin, duygular, insanın köleliği ve özgürlüğü konularını ele alır. Ulus Baker'in de belirttiği gibi esere herhangi bir noktasından başlamak mümkündür; çünkü her önerme diğer önermelere, tanımlara ve varsayımlara sürekli gönderme yapar.

### Ulus Baker kimdir?

Ulus Baker (1960-2007), Kıbrıs kökenli sosyolog, çevirmen ve düşünürdür. ODTÜ'de uzun yıllar ders vermiş, Spinoza ve Deleuze felsefeleri üzerine Türkçedeki en etkili okumaları üretmiştir. Körotonomedya çevresindeki yazıları, sinema ve imaj kuramı üzerine dersleri ve 'Kanaatlerden İmajlara' gibi çalışmalarıyla Türkiye'de eleştirel düşünceye özgün bir katkı bırakmıştır.

### Spinoza'ya göre temel duygular nelerdir?

Spinoza'ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilir: Var olma ve eyleme gücü olarak arzu, bu gücün artışı olan sevinç ve azalışı olan keder. Diğer tüm duygular bu üçünün kombinasyonlarından türetilir. Spinoza duygulanışların hem bedeni hem ruhu ifade ettiğine inanır; bu yüzden duygular kuramı aynı zamanda bedensel etkileşimlerin ve algının kuramıdır.

### Spinoza sevgi ve nefreti nasıl tanımlar?

Spinoza sevgiyi 'dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç', nefreti ise 'dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder' olarak tanımlar. Bu tanım, sevgi ve nefreti gizemli güçler olmaktan çıkarıp gücümüzün artışı ya da azalışıyla ilişkilendirir. Bir duygunun nedenini kendimizde bulamadığımızda onu dış bir nesneye, örneğin bizi seven ya da bizden nefret eden kişiye atfederiz.

### Fluctuatio animi ne demektir?

Fluctuatio animi, 'ruhsal dalgalanma' anlamına gelen Latince bir Spinoza terimidir. Zihnin iki karşıt duygu arasında gidip gelmesini anlatır: Sevdiği kişinin kendisinden nefret ettiğini kavrayan biri, sevgiyle nefret arasında beynamaz kalır. Ulus Baker bu kavramı, melodramın ve karşılıksız aşkın doğasını açıklayan bir anahtar olarak okur; bu dalgalanma kolay çözülmeyen bir belirsizlik yaratır.

### Admiratio (hayranlık) Spinoza'da ne anlama gelir?

Admiratio, Spinoza'da gerçek anlamıyla duygu sayılmayan 'yüksüz' bir durumdur; zıddı contemptus, yani horgörmedir. Zihin, hiçbir şeye bağlayamadığı yepyeni bir imajla karşılaştığında duruverir: Bu bir tapınma değil, dikkat celbidir. Baker'e göre ilk bakışta aşk dediğimiz şey aslında sevgi değil, bu türden bir hayranlık ve meraktır; sonradan sevgiye dönüşebilir ama oldukça kırılgandır.

### Spinoza'da özgür irade var mıdır?

Spinoza'nın sisteminde özellikle Protestan teolojinin öne çıkardığı anlamda bir özgür irade fikrine yer yoktur; her şey zorunluluk çerçevesinde işler. Duygularımız ve tutkularımız üzerinde irade sahibi değilizdir: İsteyerek sevemez, isteyerek nefret edemeyiz. Özgürlük ise duyguların nedenlerini kavramaktan geçer; bir nefretin nedenini upuygun biçimde anladığımızda o duygu üzerimizdeki gücünü yitirir.

### Spinoza'ya göre sevgi neden bir emektir?

Duygularımız üzerinde doğrudan irademiz olmasa da nedenlerini kavrayabilir ve imajlarımızı yeniden bağlayabiliriz: Nefreti bağladığımız imajları, varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır. Zordur ama mümkündür; bu yüzden sevgi kendiliğinden akan bir duygu değil, bir emek ve özen pratiğidir. Baker bu noktada Walter Benjamin'in 'son bakışta aşk' kavramını hatırlatır: Aşık olma emeğinin işlediği bir alan tanımlanabilir.

### 'Başka bir dünyanın zarafeti' ifadesi neyi anlatır?

Deleuze'ün Spinozacı gerekçelerle çözümlediği bu ifade, hayranlığın doğasını anlatır: Karada yürüyemeyen yengecin ya da kıyıda çırpınan balığın kendi dünyasında müthiş bir zarafetle hareket ettiğini hissederiz. Baker'e göre her aşkın başlangıcında böyle bir algı vardır; hafif sarsak, başka bir dünyadan inmiş gibi görünen varlıklara duyduğumuz dikkat, şefkatin ve sevginin zeminini oluşturur.

### Spinoza 'sevgi aşırı olabilir' derken neyi kasteder?

Spinoza'ya göre her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki durumudur ve bu etki bedenin bütününü ya da yalnızca bir parçasını etkileyebilir. Tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasına odaklanır; gücümüzün büyük kısmı oraya yatırıldığında başka etkilenmelere ayrılacak güçler engellenir. Sevgi gibi olumlu bir duygunun bile 'aşırı' olabilmesi bu anlama gelir: Vücudun ve zihnin diğer etkileşimlerine ket vurması.

### Spinoza'nın imajlar öğretisi sanatla nasıl ilişkilenir?

Spinoza'ya göre kendi bedenimizi ancak başka cisimlerin bizde bıraktığı imajlar yoluyla tanırız; bu imajlar duyguların hammaddesidir. Resim, sinema ve edebiyat tam da bu algısal düzlemde çalışır: İmajları düzenler, çağrışımları yeniden kurar, duygulanma kapasitemizi genişletir. Baker'in vurguladığı gibi sanat, imajları değil fikirlerin imajlarını işlediğinde duyguların kavranışına gerçek bir katkı sunar.

### Duygu ve ifade konuları atölye çalışmalarında yer buluyor mu?

Evet; Özge Koz Sanat Atölyesi'nde resim, teknik beceriyle birlikte duygunun ve bakışın eğitimi olarak ele alınır. Desen çalışmalarında bir bedenin duruşunu, bir yüzün ifadesini görmeyi öğrenmek, tam da imajlara dikkat etme pratiğidir. Yetişkin resim kursu ve birebir resim derslerinde katılımcılar kendi ifade dillerini bu dikkatle geliştirir. Ayrıntılar için atölyeyle iletişime geçebilirsiniz.

